Dedem (İbaşın Şükrü)

Dedem (İbaşın Şükrü)

Annem Yağmurca köyü'nün yeni adıyla Esenyurt, bilinen adıyla Köpekli mahallesindendir. Dedemin evi, Köpekli mahallesinin zirvesinde yer alır. Köpekli'den Kale’ye ve Yaraş'a giden yolun son evidir. Açık havalarda Karadenizi görmek mümkündür.

Dedemle ilgili ilk hatırladıklarım, kardeşlerimle birlikte Cuma akşamları veya Cumartesi günleri ziyaretine gittiğimizdir. Ezedin’den Dedemin evi tahminimce bir veya bir buçuk saat sürerdi. Tabi o zamanlar bir saate sahip olmadığım için ölçmek nasip olmadı.

Ezedin'den Dedemlere iki yoldan gidilirdi. Üst yol, Geriş mahallesindeki çeşmeden sonra dümdüz devam edilerek Kürtünlü mahallesinin altına varılır. Sonra dik yukarı tırmanılır. Bu yolda kontrolsüz köpekler bulunduğu için yalnız olduğumuzda çocuk başımıza pek tercih etmezdik. Diğer yol ise çeşmeden sonra alt yola ayrılınır, o yıllarda hala çalışmakta olan değirmene varılırdı. Sonra yol yokuşa döner ve hemen rahmetli Behçet Karataş'ın (Bekçit Dayı) evi ve Killik Camii'ne varılır. Evinin konumundan dolayı Bekçit Dayı'nın her zaman bir kaç tane köpeği bulunur ve genellikle de bağlı olmazlardı. Değirmenin yanına inmeden son derenin annağında durur, karşıya bağırırdık. Köpeklerin bağlandığından emin olmadan kesinlikle bir adım daha atmazdık. Bazen yarım saat kadar bağırdığımız olurdu.

Bekçit (Behçet) Dayı (Allah Rahmet Etsin) aslen bizim mahalleden Alabaşoğullarından (Karataş) olup, zamanında eski caminin yanına ev yaparak yerleşmiş, insanlardan uzak, hanımı ve kızıyla doğayla iç içe bir yaşam sürmekteydi. Eski zamanlar olduğundan, evinde bırakın televizyonu (televizyon zaten dünkü olay) radyo bile bulunduğunu zannetmiyorum. Nereden biliyorsun denilecek olursa onun da ayrı bir hikayesi var. Özet geçecek olursak, bir Ramazan Bayramında birinci günün ikindi suları dedemgili ziyarete giderken, uğrayıp elini öpmüştük. O zaman öğrendik ki, o gün bayram olduğunun farkında değillerdi. Kendisini işletmediğimizden emin olunca ailecek oruçlarını açmışlardı.

Bekçit Dayı'lar geçilince Killik Camii avlusunda biraz koşulur, oynanır, çeşmeden su içilir ve tekrar yola girilir. Yolda mevsim müsaitse mayıs çilekleri toplayarak en nihayet Köpekli'nin tepesine Delamatlı (Deliahmetli) mahallesine ulaşılırdı. Burada neredeyse tek tanıdık, Hacı Emimin hanımı Zeynep Yengemin babasına ait evdi. Yola çıkarken Zeynep Yengem bizi görmüşse veya yanına uğramışsak selam yollardı.

Delamatlı mahallesinin ortasından yukarı Yaraş'a veya Kale'ye gidenlerin kullandığı ve pek işlek olmayan bir yol bulunur. Bu yol göründüğünde artık Dedeme 100 - 150 metre kalmış demektir. Burada da yine bir köpek korkusu sarardı bizi. Çünkü dayımın köpekleri Bekçit Dayınınkilerle kıyaslanmayacak derecede azgın olurlardı. Güvenli bir mesafeye kadar eve yaklaşılır ve yine seslenerek köpeklerin bağlanması istenirdi.

Dayımlardaki neredeyse tek muhatabım, dayımın neredeyse benimle yaşıt oğlu idi. Ahmet'le genellikle oyun oynar veya mevsimine göre meyve peşinde koşardık. Meyve dendiğinde evin hemen yanında bulunan ve benim gözümde neredeyse Dedemgille özdeşleşmiş olan devasa kiraz ağacını unutmamak lazım.

Dedem ben bildim bileli sakallı idi. Anneannem ise ufak yapılı ve zannedersem biraz kambur idi.

Bizim kültürümüzde yemekler sofraya sırayla gelir, tek kaptan yenir. Sadece pilav ile hoşaf gibi ikililer birlikte yenir. Dedem bize geldiğinde matraklık olsun diye bazen birkaç yemeği birbirine karıştırır, öyle yerdi. "Naaptın Dede?" diye hayret ettiğimizde de: "Nasıl olsa karnımda karışmayacaklar mı? Şimdiden karıştırdım, noolmuş?" diye cevaplardı.

Misafirliğe gittiğimizde: "Dede biz gidiyoruz, Allahaısmarladık. Ver elini öpeyim" dediğimizde gizli bir şey söylüyormuş gibi: "Cebin var mı, cebin?" diye sorardı. "Var" cevabını aldığında: "Selam götür" derdi. Sonra da tembih ederdi: "Aman cebin delik olur da, düşürürsün selamı. Dikkat et" derdi.

Ne zaman yanına varsam: "Şükrü Baba, öpeyim elini" desem, önce bir irkilir, sanki hortlak görmüş gibi bir an tuhaf tuhaf bakardı bana. Bazen de elini şakacıktan kaçırır, “Elimi ısıracaksın de mi?” diye fırçalardı. El öpme faslından sonra hiç şaşırmadan, aksatmadan: "Adın ne senin?" diye sorardı. Tabii ben ne diyeceğini yıllardan beridir ezberlemiş olduğum için bilirdim bu sorunun mahsustan sorulduğunu. "Kenan" dediğimde kulağıma eğilir, alçak sesle: "Ben ne söylersem, inan" derdi.

1993 yılından sonraydı sanırım. Bir yaz tatilinde yanına varmıştım. Çok fazla irkilmedi yanına sokulduğumda. Elini öpünce: "Adın ne senin?" diye sordu. Kendimden emin bir şekilde: "Kenan" diye cevapladım. Bir an durdu: "Haa... Eyi..." türünden bir şeyler geveledi. O an anladım ki, eskilerin "bunama", yenilerin "Alzheimer hastalığı" dedikleri durum var ortada.

Aynı günün akşamı başbaşa kaldık yattığı odada. Aramızdaki diyalogu aynen hatırlıyorum.

- Adın ne senin?
- Kenan.
- Kimin oğlusun?
- Emine'nin.
- Emine mi? Hangi Emine?
- Senin kızın Emine. Hani Ezedin'deki kızın...
- Haaa... Ezedin’de kızım mı var benim?
- Tabi var Dede...
- Hııı... Askerliğini yaptın mı?
- Yaptım.
- Eyi... Adın ne senin?
- Kenan.
- Kimin oğlusun?
.
.
.
.

Bu konuşma bir kaç kez tekrar etti. Her defasında başa döndük ve aynı sona olaştık. O an anladım ki, dedem gitmişti.

Annemin anlattığına göre Anneannemin cenazesinde de aklı pek yerinde değilmiş. Cenazenin yıkandığı sıralarda millet telaşla bir içeri giriyor, bir dışarı çıkıyor, birşeyler taşıyorlarmış. Dedem ise evdeki bu kalabalığa ve hareketliliğe bir anlam verememekteymiş. En son tepesi atmış ve salonda yanından geçmekte olan annemi trafik polisinin araçları durdurması gibi durdurmuş. "Dur bakalım" demiş anneme... "Kendini tanıt bakalım bana" demiş. "Sen kimsin. Bu evde ne arıyorsun?"



Ezedin.comGoogle


Mesaj Tahtası



Linkler