Bir Sizden, Bir Bizden...

Bir Sizden, Bir Bizden...

Eskiler bilirler. Eskiden köylerde herkesin ineği - danası, tavuğu bulunur, mısırı, fasülyesi yetiştirilir, kısaca şehre inmeden yaşamak için gerekli hemen hemen tüm şeyler köyden tedarik edilirmiş. Şehirden temin edilen başlıca maddeler gazyağı ve tuz imiş. Hatta evde pek bir şey bulunmadığından veya fakirlikten şikayet eden kadınlara: "Neyin eksik? Evde gaz var, tuz var, daha ne istiyorsun?" diye çıkışılırmış. Sonra bu maddelere şeker de eklenmiş. Başka maddeler de derken... Herşey çarşıdan parayla alınır olmuş / oldu. Her neyse, bu kısım hikayeye dahil değil. Asıl hikaye şimdi başlıyor.

Melikliler herhalde fakirmişler ki, her sene tuza dünyanın parasını vermekten bıkmışlar. Bu durumdan kurtulmak için epeyi düşünmüşler. Kendi kendilerine şöyle demişler:

- Mısır ekip mısır elde ediyoruz, kabak ekip kabak elde ediyoruz, fındık dikip fındık elde ediyoruz da; neden tuz ekip kendi tuzumuzu elde etmiyoruz?

Bu fikir hepsinin aklına yatmış ve baharda tarlalarının uygun bir bölümüne bir miktar tuz ekmişler. Bir müddet bekledikten sonra çıkacak tuz fidelerini gözlemeye başlamışlar. Bir gün, iki gün, üç gün... Bekle babam bekle ama tuzların yeşermeye hiç niyeti yok. Mecburen tuzu yine parayla alıp, hayalkırıklığı içinde gelecek seneyi beklemeye koyulmuş.

Ertesi sebe baharda daha bir özenle ekmişler tuzları. Önce hennük olmasını beklemişler, Sonra birinci hergi edip bir hafta - on gün bekledikten sonra ekmişler tohumluk ayırdıkları tuzları. Tekrar heyecan içinde topraktan çıkacak fideleri beklemişlerse de, nafile... Sonuç bir önceki seneden farklı olmamış. Bir sonraki sene de tekrar denemişler, yok.

Köylüler nerede hata yaptıklarını sorgulamışlar doğal olarak. Kimisi erken ektik, ondan bitmedi demiş, kimi yok geç kaldık demiş. Kimisi derime ektik, kimisi hayır yokaya (yüzeye yakın) ektik demiş. Hülasa anlaşamayınca son çare olarak köyün en akıllısı, akıldanesi Ali Fakkı'ya (Fakkı, fakih kelimesinin bozulmuş şeklidir ve bir nevi derin alim demektir) danışmaya karar vermişler. Gidip meseleyi izah etmişler ve bir çözüm bulmasını istemişler.

Ali Fakkı biraz durup düşündükten sonra: "Bunda bilemeyecek ne var ki?" demiş. "Nasıl diğer bitkilerin tohumlarını yiyen böcekler varsa, bir böcek de tuz tohumlarını yiyordur" demiş. Bunun üzerine köylüler gelecek seneye işi sıkı tutmaya karar vermişler.

Ertesi yıl bahar geldiğinde artık işi şansa bırakmamaya kararlı bir şekilde ürünü ekmişler. Ancak, ekimden sonra çimlenmesi beklenen tuzları yiyen haşaratlar için tarlanın bir başına bir de sonuna iki nöbetçi dikmişler. Nöbetçiler her gün değiştiriliyor, gece - gündüz pür dikkat tarla gözetleniyormuş.

Aradan kaç gün geçti bilinmez, yolunu şaşırmış bir çekirge atlaya zıplaya tarlada gezerken olacak bu ya, gelip nöbetçilerden birinin tam alnına konmaz mı? Nöbetçi: "İşte bu ektiğimiz tuzları yiyen namussuz" diye düşünüp kıpırdamadan durmuş. Bir hareket yapsa, üç senedir emeklerini zayi eden düşman kaçacak. Kendisi ne tek eliyle alnındaki çekirgeyi vurması mümkün değil, çareyi arkadaşını yardıma çağırmakta bulmuş. Çekirgeyi rahatsız etmeden hafif bir ıslık sesi ile arkadaşının dikkatini çekmeye çalışmış. Aynı zamanda da bir kolunu arkadaşına doğru uzatıp, işaret parmağıyla alnındaki çekirgeyi işaret ediyormuş.

Arkadaşı denmek isteneni hemen anlamış tabii... Yavaşça tüfeğini çekirgeye doğru doğrultup, tam çekirgenin üzerine nişanlamış. Bu arada arkadaşı olur da kıpırdarsam çekirge kaçar diye bir heykel kadar hareketsiz beklemekteymiş. Gez, göz, arpacık, hedefin alt kenar orta noktası... GÜM!!!

Tetiği çeken nöbetçi, tam zafer narası atmaya hazırlanıyormuş ki... Arkadaşı ikiseksen sırtüstü düşmüş kara toprağın bağrına... Önce anlayamamış ne yaptığını. Sonra arkadaşının başında bir müddet ağlayıp sızladıktan sonra kendisi de mevta olmuş çekirgeye dönerek: "Bir sizden, bir bizden... Olduk bi kile tuzdan..." demiş.


Tüm Hikayeler



Ezedin.comGoogle


Mesaj Tahtası



Linkler