Dağdaki Gemi

Dağdaki Gemi

Zaman, bundan 50 - 60 sene öncesi... Burası Türkiye olduğu için geçinmek, yarının rızkını bugünden hazır etmek zor. Köylülerin bir kısmı ekmek derdine düşüp İstanbul'a gitmiş. Gurbet ellerde çoluk çocuğunu beslemeye, artırabilirse de anne babasına birkaç kuruş göndermeye çalışıyor.

Eh, bir kısım insan İstanbul'da yerleşince, gelmeler gitmeler oluyor haliylen. Karayolu çok kötü ve zahmetli. En iyi çözüm deniz yolu. Ancak bu bile fakir Anadolu köylüsü için büyük bir külfet. Bir vapur bileti neredeyse bir inek parası. Gitsen olmaz, gitmesen hiç olmaz.

Bu duruma bir çözüm bulmak için köylüler ne kadar düşünmüşlerse de, akıllarına Ali Fakkı'ya danışmaktan daha iyi bir fikir gelmemiş. Bir tepsi baklava yaparak bir gece Ali Fakkı'nın kapısını çalmışlar.

Ali Fakkı baklavayı yiyip, köylülerin dertlerini dinledikten sonra derin bir düşünceye dalmış. 3-5 dakika sonra kafasını kaldırıp: “İstanbul'a gitmesek olmaz” demiş. “Bilet ise pahalı diyorsunuz. Ama bizim bilete değil, vapura ihtiyacımız var” demiş. Köylüler anlamamışlar: “Ali Fakkı, ilmin derindir ama bir bilet parası bulamayan bizler bir de gemi mi alalım? Hangi parayla?” diye soracak olmuşlarsa da, Ali Fakkı anlatmaya başlamış:

“Hatırlasanıza uşaklar, bahar geldiğinde deniz kabarıp köyün altına kadar gelmiyor mu?”

“Heee?”

“Ne hee’si? Usta dersen bizde, ağaç dersen ondan bol bir şey yok… Deniz de ayağımıza gelmiş. Tek eksiğimiz bir gemi… Hemen kolları sıvayıp çalışmaya başlarsak, bahara gemiyi evelallah bitiririz” demiş.

Burası malum, Karadeniz bölgesi. Bahar başlarında denizden yoğun bir sis tabakası kalkar, yavaş yavaş yükselir. Dere boyunca içerilere doğru ilerleyen sis yukarıdan bakıldığında aynen deniz gibi görülür.

Yıllar yılı Ali Fakkı’dan akıl alan ve sonuçlarını akıllarında tutmayan Melikli Köyü’nün insanları, bu sefer de Ali Fakkı’nın fikrini sorgulama gereği duymamışlar. Birkaç günlük mütalaadan sonra çalışmalara başlamışlar. Gençler ormandan ağaç kesmeye, ustalar tezgâhları kurmaya, kadınlar çalışanlar için yemek yapmaya başlamışlar. Bir ay sonra geminin ana iskeleti bitmiş. Güvertesi, kaptan köşkü, yelkeni, çapası derken, kış sonu – bahar başı gibi gemi bitmiş. Melikli Köyü’nün tepesinde Nuh Nebi’nin gemisinin tufanı beklediği gibi dereden yukarı gelecek denizi beklemeye başlamış.

Bahar gelip ortalık yeşermeye başladığında denizden beyaz bir duman dere yataklarından başlayarak yükselmeye başlamış. Yolcular belirlenmiş, İstanbul’daki akrabalara gönderilecek malzemeler hazırlanmış. Yazdan bidonlara konulmuş mantar, kiraz, taflan tuzluları, fasulye ve hıyar turşuları geminin ambarına yerleştirilmiş. Gurbetteki eşe ya da sevdalıya yazılan ya da yazdırılan mektuplar en güvenilen kişilere teslim edilmiş. Tüm hazırlıklar tamam olduğunda gemiye binecekler binmiş ve denizin gemi seviyesine kadar yükselmesi heyecan ve sabırsızlıkla beklenmeye başlanmış.

Deniz geminin yarısına kadar yükselince, halatlar çözülmüş, yelkenler açılmış, geride kalanların hep birlikte iteklemesiyle gemi ilk seferine çıkmış ve dumanın içinde gözden kaybolmuş.

Aradan kaç gün geçti bilinmez, duman çekilip göz gözü görmeye başladığında, çobanın biri köyün altından geçmekte olan derenin kenarında koyunlarını otlatırken, gemiden ve yolcularından geride kalanlara rastlamış. Hemen koşup köylülere -ve tabii ki onlar da koşup Ali Fakkı’ya- haber vermiş.

Dereye inince ne görsünler? Kaşa kabana çarpa çarpa dereye inen geminin en küçük parçası çamaşır tokacı kadar kalmış. Cenazelerin her biri bir tarafa savrulmuş. Köylüler gözyaşları içinde cenazeleri toplayıp yan yana dizmeye başlamışlar. 1 – 2 – 5 – 10 – 50 – 70 derken tam 99 cenaze saymışlar. En sonunda son nefesini vermekte olan bir ağır yaralıya ulaşılmış. Herkes bir anda az da olsa sevinmiş tabii… Ağır yaralının başına gelen Ali Fakı yaralının durumu kontrol ettikten sonra köylülere dönüp:

“Ula uşaklar” demiş, “Az daha büyük bir sekametlik çıkaracaktık.”


Tüm Hikayeler



Ezedin.comGoogle


Mesaj Tahtası



Linkler